25 Şubat 2012 Cumartesi

Merkez-Çevre Kuramı Yahut Arada Kalmış Bir İdeoloji Olarak Türk Milliyetçiliği

Mehmet Kaan Çalen

Edward Shils’in merkez-çevre kuramı, uzun yıllar içtimaî ve siyasî yapımızın tahlîlinde başvurulan en önemli açıklayıcı modellerden birisi olmuştur. Şerif Mardin’in çalışmalarıyla birlikte yakın tarihimize başarıyla tatbik edilen kuram, sosyal bilimler literatürümüzde belirgin bir ağırlık kazanmış, hem muhafazakâr, hem milliyetçi, hem liberal, hem de sol düşünceyi besleyen zengin bir literatürün vücuda gelmesine vesile olmuştur. Yakın tarihimizi merkez-çevre münasebetleri üzerinden okumanın, artık bir zihnî alışkanlık hâline geldiğini söylemek pek de mübalağa içermemektedir.

Yakın tarihimizi anlamak adına yeni açıklayıcı modellere ihtiyaç duyduğumuz aşikâr olmakla birlikte hiç şüphesiz merkez-çevre kuramı değerini muhafaza etmeye devam edecek, belki başka modellerle birlikte işlediğinde daha kullanışlı olacaktır. Kuram etrafında vücuda getirilmiş literatürü, tarih çalışmalarında göz ardı edemeyecek olmamız bile bu hususta yeterince aydınlatıcıdır. Asıl mesele, merkez-çevre kuramının hâl-i hazırdaki siyasî yapımızı açıklama kabiliyetini ne ölçüde devam ettirdiğidir? Meselâ 2002, 2007, 2011 seçimlerinde olduğu gibi bundan sonra ki seçimleri de merkez-çevre kuramıyla tahlîl edebilmek mümkün olacak mıdır? Böyle bir soruyu hatıra getirmek bile bu hususta bazı şüpheler taşıdığımızı izhar etmektedir.

Birincisi merkez-çevre kuramı akademinin sınırlarını aşarak fazlasıyla popülarize olmuş, ayağa düşmüş, kabak tadı vermiştir. Kuramdan habersiz kimseler bile üçüncü-dördüncü dereceden kaynaklardan hareket ederek dejavu hissi yaratan can sıkıcı bir tekrar korosu oluşturmuşlardır. Gazetelerde, ekranlarda, internet sitelerinde, kitapçı raflarında, konferans salonlarında, dergi sayfalarında milliyetçi, muhafazakâr, İslâmcı, liberal, solcu türevlerine ait yüzlerce örneğe tesadüf etmek mümkündür.

İkincisi popülarize olan kuram, yakın tarihimizi anlamaya yarayan bir araç olmaktan ziyâde ideolojik bir söyleme dönüşmeye, ilmî bir açıklama modeli olma vasfından giderek uzaklaşmaya, devlet karşıtlığının hareket üssü olmaya, bizatihi merkez-çevre arasında çatışma yaratmaya başlamıştır.

Üçüncüsü ve hepsinden önemlisi, siyasî ve içtimaî yapımız söz konusu olduğunda hem tarihî süreci hem de güncel/hâl-i hazırdaki yapıyı açıklamakta kolaylıkla kullanabildiğimiz kuram, merkez-çevre yapısının değişmeye başlamasıyla birlikte, belli bir tarihî dönemin tahlîlinde kullanılmaya devam edecektir, ancak güncel bir siyasî tahlîl aracı olma vasfını kaybetmeye başlamıştır. Çünkü ülkemizde geleneksel merkez-çevre yapısı artık anlamını yitirmeye başlamıştır.

Merkez-çevre diyalektiğinin ortadan kalktığı, eski merkez ve çevrenin değişme eğilimleri taşıdığı, hattâ değişime zorlandığı bu süreç bir sentez imkânı doğurabilir mi? Bir açıdan hem merkeze, hem çevreye ve bir başka açıdan ne merkeze, ne de çevreye ait bir görüntü sergileyen, bu özelliği sebebiyle merkez-çevre diyalektiğini aşmaya çalışan, uzun yıllardır merkez ve çevre arasında sıkışıp kalan, arada kalmanın dayanılmaz ağırlığı altında bunalan, aslında hem merkezi hem de çevreyi dönüştürecek potansiyeli taşıyan, tabanının sosyolojik çeşitliliği sebebiyle aslında küçük bir Türkiye olan, kendi tabanındaki çeşitli eğilimleri/hassasiyetleri kullanmak suretiyle bir millî rehabilitasyon gerçekleştirebilecek olan Türk milliyetçiliği, bu müsait ortamdan istifade ile deruhte ettiği tarihî vazifeyi ifa edebilecek mi?

8 Şubat 2012 Çarşamba

Altını Çizdiğim Satırlar... R. G. Collingwood / Tarih Tasarımı

"Doğa süreçleri salt olayların art ardalığı diye uygun bir biçimde betimlenebilir ama tarih süreçleri öyle betimlenmez. Onlar salt olay süreçleri değil, düşünce süreçlerinden oluşan bir iç yanı bulunan eylem süreçleridir; tarihçinin aradığı şey de bu düşünce süreçleridir. Her tarih düşünce tarihidir."

"Düşünce tarihi ve dolayısıyla her tarih, geçmiş düşüncenin tarihçinin zihninde yeniden canlandı
rılmasıdır."

"Her yeni kuşağın tarihi kendine göre yeniden yazması gerekir; eski sorulara yeni yanıtlar vermekle yetinmeyen her yeni tarihçi, soruların kendisini yeniden gözden geçirmelidir; ve -tarih iki kez girilemeyen bir ırmak olduğundan- belli süreyle tek bir konuyla uğraşan tek bir tarihçi bile, eski bir sorunu yeniden deşmeye çalıştığında, sorunun değiştiğini görür."

[ Collingwood / Tarih Tasarımı ]

5 Şubat 2012 Pazar

Mehmet Âkif Okur / Emperyalizm Hegemonya İmparatorluk

[ Ötüken Neşriyât ]

 "Emperyalizm, Hegemonya, İmparatorluk, uluslararası politik ekonomi literatürünün en önemli başlıklarını, Irak’ın ABD tarafından işgalini merkeze alarak tartışıyor. Kitapta bu üç kavram, önce sırtlarında taşıdıkları zamandışılık zırhlarından Gramscigil/Coxgil tarihselciliğin nezaretinde sıyrılıyorlar. Ardından da Braudel’i hatırlayarak bir buçuk asrı aşan uzun vade boyunca ardışık dünya düzenlerinin başlıca karakteristiklerini özetliyorlar. Bu yolculuk sırasında Batı yayılmacılığının kolonyalist ve emperyalist evreleri, Marksist ve Liberal geleneklerin eleştirisi etrafında inceleniyor. Daha rafine iktidar mekanizmalarının mercek altına yatırıldığı hegemonya ve imparatorlukla ilgili kısımlarda da, kuruluş döneminden başlayarak Amerikan hâkimiyet mantığının temel kodları ve içine düştüğü kriz üzerinde duruluyor. Yapılan tüm değerlendirmelerin ışığında, fikirler ve çıkarların işgal kararında nasıl buluştuğu sorusu ise son bölümde cevaplanıyor. Burada yalnızca Avrupa’nın özgürlük arayışı,  Batı dışı dünyanın yükselişi ve ulusaşırılaşmadan oluşan dinamikler demetiyle “emperyal eylem” arasındaki bağlantı sorgulanmıyor. Söz konusu sistemik çerçeveyi anlamlandıran tarihsel bloğun ana bileşenleri de tahlil ediliyor. Hristiyan Sağı, Hristiyan Siyonistler ve Yeni Muhafazakârlar gibi grupların oluşum ve koalisyon kurma süreçleri, kendi alt zamanlarına odaklanılarak anlatılıyor."

5 Aralık 2011 Pazartesi

Altını Çizdiğim Satırlar... Falih Rıfkı Atay / Batış Yılları'ndan...

"Ömürlerini yeniden yaşamak isteyenler çoktur. Bizim kuşaktan ömürlerini tekrarlamaya cesaret edenler bulunabileceğini pek sanmıyorum."

"İnsan Osmanlı İmparatorluğu'nun 1911 yılını ve biraz sonrasını bir kuşbakışı altında alabilse ürker. İki eli ile gözlerini kapamak ister. Kargaşa denen şeyin daha öğretici bir örneği bulunamaz."

"... eski tarih, halkta destan olarak devam ediyordu. Bu halk maneviyatını ne Tanzimatçı padişah ve vezirleri ne de Meşrutiyetçiler değerlendirebilmiştir."

2 Aralık 2011 Cuma

İlkyaz ve badem ağacı...

Nevzat Kösoğlu / Peyami Bey

[ Ötüken Neşriyât ]

"Peyami Bey Cumhuriyet döneminde yetişen parlak zekâlardan biridir.  Düşünce ve edebiyat dünyamızdaki seçkin yerini, sadece kendi emeği ile kazanan ikinci bir isim göremiyoruz.  Yaşıtlarının okula devam ettiği yıllarda, O, ya Posta-Telgraf Nezaretinde çalışıyordu yahut bir okulda öğretmenlik yapıyordu. 
                    
Sonraki yıllarda yazıları ve konuşmalarında, sağlam bir iradenin, yoksulluğu, kamçılayan bir imkân olarak kullanabileceğini gençlere anlatır ve kesinlikle ümitsiz olmamalarını öğütler. Arkadaşı Yusuf Ziya Ortaç, O’nun parasız, hatta ekmeksiz kaldığını ama, asla ümitsiz kalmadığını yazar. Üstelik büyük bir hastalık geçiren bu çocuk, bütün ömrünü kalemine dayanarak, yani yazarak geçiren ender basın mensuplarındandır. 

Kendi kendini yetiştirerek fikir ve sanat hayatımızın en parlak yıldızlarından olan bu insanın hayatı, her okuyucu için ilgi çekicidir. Türk İnkılabına Bakışlar,  bugün de ibretle okunmayı ve değerlendirilmeyi hak etmektedir. Birçok kavram ve bakış açısının oradan günümüze kadar geldiği görülecektir. Objektif başlığı altındaki fıkralarının ise, hala günümüze hitap eden içerikleri ve üstün üslupları ile ne yazık ki taklit edilemez bir düzeyde kalışları düşündürücüdür.
 
9. Hariciye Koğuşu, Yalnızız ve Matmazel Noralya’nın Koltuğu gibi romanları ise, daima edebiyatımızın köşe taşları olarak anılacaklardır. 

Hayatı sürekli ve inançlı bir mücadele içinde geçen Peyami Bey’in, yüzlerle ifade edilen eserlerinden ancak iki yüz küsur kadarı tespit edilebilmiştir."

Cem Sökmen / Eski İstanbul Kahvehaneleri

[ Ötüken Neşriyât ]

 "Gerçekten o devirde kahve akademinin, meslek cemiyetinin, kulübün, salonun, fikir ve sanat meclisinin bütün vazifelerini küçük tahta masalarının etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu. O zaman anladım ki, biz bir kahve milletiyiz. Köyde kahve, mahallede kahve, mektebin önünde, cezvesinde bütün milli ve dini şuuru pişiren, ibriğinde kolektif vicdanı demlendiren, tezgahın dibinde halkı ve münevveri birbirine kenetleyen, iptidai olduğu için basit, fakat ananesi olduğu için derin ve canlı, tek ve tam bir cemiyet mihrakıdır."
PEYAMİ SAFA


"Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz tamamen muhtar üniversitelerin tavla şakırtıları arasında; gören bir göz, işiten bir kulak bir memleketin insanlarının nabzını tutabilir; o nabız hızlı mı atıyor, yavaş mı atıyor, yoksa ‘in­ter­mittance’ mı var, doktor olmaya pek hacet kalmadan müşahadelerini yapar.”
SAİT FAİK


“İnsanlar bugün toplu halde yaşamaktan ve birbirleriyle ilişki kurmaktan eskiden olduğu kadar zevk almıyor. Yaşamlarını daha çok ‘özel’ olarak sürdürmek istiyorlar. Her şeyi özel bir etkinlik olarak görmekten yanalar. Dostlarıyla görüşmek için partiler veriyorlar. İlişkilerini kahvelerin normalliği içinde yaşamaktan kaçınıyorlar. Böyle olunca da politize olmaları, ekonomiyle, toplumsallıkla iç içe geçmeleri güçleşiyor. Buna karşılık da çok hızlı bir şekilde yaşanıyor ve tükeniyor ilişkiler…”
GERARD GEORGE LEMAİRE

Bir Kaç Cild Düstur

Bir kaç cild Düstur...

Birinci tertibin ilk cildi...

İkinci tertibe ait muhtelif cildler...

23 Kasım 2011 Çarşamba

Ahmet Hamdi Tanpınar'dan...

"Mesele, okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hülâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Hâlbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz..."

[ Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur ]

21 Kasım 2011 Pazartesi

YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP’İN ÜÇLÜ TASNİFLERİ: ÜÇ TARZ-I SİYASET VE TÜRKLEŞMEK, İSLÂMLAŞMAK, MUÂSIRLAŞMAK

YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP’İN ÜÇLÜ TASNİFLERİ: ÜÇ TARZ-I SİYASET VE TÜRKLEŞMEK, İSLÂMLAŞMAK, MUÂSIRLAŞMAK*

Mehmet Kaan ÇALEN

Meselenin Takdimi

            Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”i ve Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak”ı hiç şüphesiz modern Türk düşüncesinin en önemli metinleri arasındadır. Söz konusu iki metnin taalluk ettiği kimlik meselesi, bugün hâlâ bütün şiddetiyle -hatta çekiciliğiyle-  kamuoyunu meşgûl etmeye devam etmektedir. Kaleme alındıkları tarihten günümüze kadar aşağı yukarı bir asırlık zamanın geçmiş olmasına rağmen, sık sık geriye dönerek bu iki esere yeniden bakma ihtiyacı duymak zorunda kalmamız, meselenin süreklilik istidadı göstermesinde saklı olmalıdır. “Üç Tarz-ı Siyaset” ve “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” artık düşünce tarihimizin ilgi sahasına ait iki yaşlı eser gibi gözükse de yaşamaya ve güncelliklerini muhafaza etmeye devam etmektedir.

            İki eser ilginç benzerlikler taşımakta lâkin aralarındaki mühim farklılıklar da dikkatten kaçmamaktadır. Evvelâ her iki eser de Türk milliyetçiliğinin düşünce iklimi içerisinde doğmuştur; müessirleri Türkçülük hareketinin en önde gelen simaları arasındadır[1]. Bununla birlikte iki düşünürün hayat hikâyeleri, öğrenim süreçleri, etkilendikleri kaynaklar, karakterleri ve meselelere bakış tarzları farklılıklar arz etmektedir ki bu husus mutlak surette eserleri arasındaki farkları da tayin etmiştir[2]. Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”inde “Batı’dan feyiz alarak kuvvet kazanmak ve ilerlemek arzuları uyandıktan” sonra Osmanlı ülkesinde tasavvur ve takip edilen “üç meslek-i siyasî”yi tahlil etmektedir. Benzer şekilde Gökalp de memleketimizde mevcut bulunduğunu söylediği üç fikir cereyânını incelemiştir. Her iki düşünür de bahsi geçen eserlerinde, siyasî ve fikrî hareketleri üçlü tasnifler hâlinde tahlil etmekle birlikte, Akçura ve Gökalp’in üçlü tasnifleri tam olarak örtüşmemektedir. Akçura; Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük şeklinde belirlediği “üç meslek-i siyasî” içinde “Muâsırlaşmak”ı (Batıcılığı) müstakil bir siyaset olarak zikretmemiştir. Gökalp de eserine ismini veren üçlü tasnifine Osmanlıcılığı dâhil etmemiştir. 

            Akçura ve Gökalp’in üçlü tasniflerindeki “Muâsırlaşmak (Batıcılık)-Osmanlıcılık” değişikliği incelenmeye değer bir konudur. Bu hususta Akçura’nın “seçenekçi”, Gökalp’in ise “sentezci” olduğu tarzında ve muhtemelen kaynağını Akçura’nın Gökalp’in ölümü üzerine kaleme aldığı yazıdan[3] alan bir yorumun, araştırmacılar arasında genel bir kabule mazhar olduğunu müşahede etmekteyiz. Söz konusu yorum, bilhassa iki düşünürün Türkçülük anlayışlarındaki farklılıklara yapılan, ısrarlı bir vurgu üzerine bina edilmektedir[4]. Şahsî kanaatimize göre Akçura’nın seçenekçiliği ile Gökalp’in sentezciliği ve iki mütefekkirimizin iddia edildiği gibi farklı Türkçülük anlayışlarına sahip olması “Üç Tarz-ı Siyaset” ve “Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak” arasındaki farklılıkları tatmin edici derecede izah etmeye kâfi değildir. İşbu çalışmada Akçura ve Gökalp’in üçlü tasniflerini tahlil ve mukayese ederek konuya farklı bir bakış açışı getirmeye çalışacağız. Bu çalışmanın genel bir Akçura-Gökalp mukayesesi olmadığını ve sadece iki temel metin üzerinde durulacağını peşinen belirtmenin doğru olacağını düşünüyoruz.

Yusuf Akçura ve Üç Tarz-ı Siyaset

Üç Tarz-ı Siyaset, 1904 yılında, Ali Kemâl’in Kahire’de çıkardığı Türk isimli gazetede, üç bölüm hâlinde yayımlandı ve Yusuf Akçura böylece günümüze kadar devam eden bir tartışmanın ilk fitilini yakmış oldu. Akçura’nın bizzat kendisinin de belirtmiş olduğu üzere, Osmanlı Devleti’ndeki siyaset tarzlarını isimlendirip; tasnif, tayin ve tahlil etmesi bakımından eser bir ilk olma özelliğini taşımaktadır[5]. Eser ile sahibinin, Volga kıyısındaki Simbir şehrinde başlayıp Osmanlı İstanbul’unda devam eden, daha sonra Trablusgarb, Fransa, Kırım ve Kazan’a kadar uzanan hayat hikâyesi arasında mutlak surette bir bağ olmalıdır. Farklı dünyalara ait tecrübeler, Akçura’ya Osmanlı-Türk aydınlarında olmayan bir bakış açışı kazandırmıştı. Nitekim bir Osmanlı aydını olan Ali Kemâl’in, Üç Tarz-ı Siyaset’i tarihî hakikâtlere muvafık bulmaması ve eseri zihnî bir eksersizden ibaret görmesi bu bağlamda manidardır[6].

Akçura, “Memâlik-i Osmâniyye’de, Garb’dan istifâza ile iktisâb-ı kuvvet ve terakkî arzuları uyanalı, Hükûmet-i Osmâniyye’ye tâbi’ milel-i muhtelifeyi temsîl ve tevhîd ile bir Millet-i Osmâniye vücûda getirmek, hakk-ı Hilâfet’in devlet-i Osmâniyye hükümdârında olmasından istifâde ederek, bütün İslâmları hükûmet-i mezkûre idaresinde siyaseten birleştirmek (Frenklerin Panislamisme dedikleri), ırk üzerine müstenid bir Türk milliyet-i siyâsiyyesi teşkîl etmek”[7] şeklinde üç siyasî mesleğin tasavvur ve takib edildiğini belirterek, bu üç siyaseti Osmanlı Devleti’nin menfaati nokta-i nazarından tahlil etmektedir.

“Millet-i Osmâniye vücûda getirmek” siyaseti Akçura’ya göre “nesebî ve ırkî olmaktan ziyâde, taleb-i vicdânîye müstenid” Fransız tipi milliyetçiliğe göre kurgulanmıştı. II. Mahmud zamanında başlayıp, Ali ve Fuad Paşalar zamanında zirve noktasına ulaşan bu siyasetin esasları, Osmanlı memleketindeki Müslim ile Gayrimüslim ahâliyi aynı hak ve vazifelerle mücehhez kılarak aralarında tam manâsıyla eşitlik tesis etmek ve din ve nesep ihtilâflarına bakmaksızın ayrı milletleri birbirine karıştırarak Amerikan milleti gibi yeni bir Osmanlı milleti inşâ etmekti[8]. Akçura, Osmanlı sınırlarını mevcut hâliyle muhafaza edebilmek için yegâne çarenin bu siyaset olduğunu teslim etmekle birlikte, iki kışkırtıcı soruyu tartışmaya açmaktadır:

1. “Osmanlı Devleti’nin hakikî kuvveti, şekl-i hâzır-ı coğrafîsini muhâfaza etmekte midir?
2. “Muhtelif cins ve dine mensûb olup şimdiye kadar birbirleriyle nizâ ve cidâlden hiç hâli kalmayan anâsırın, şimdiden sonra, terkîb ve meczi mümkün müdür?[9]

Osmanlılık siyasetinin başarıya ulaşması hâlinde, meydana gelecek karma Osmanlı milleti dâhilinde Türkler eriyeceği ve devlet üzerindeki bütün hâkimiyet ve nüfûzunu kaybedeceği için, bu başarının Osmanlı Devleti’ne katacağı kısmî kuvveti, Akçura’nın pek anlamlı bulmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki böyle bir birleşmeyi ne Türkler, ne Müslümanlar, ne gayr-i Müslimler, ne Rusya, ne Balkan hükûmetleri, ne de Avrupalılar istiyordu. Dolayısıyla “Osmanlı milleti vücûda getirmekle uğraşmak beyhûde bir yorgunluktu…”[10] Akçura, daha eserinin başında, “Millet-i Osmâniyye vücûda getirmek arzusu pek âlî bir gâye-i hayâlîye, pek yüksek bir ümîde doğru teâlî etmiyordu” diyerek Osmanlıcılık siyasetiyle kendi idealizmi arasına bir mesafe koymuştu. Hariçteki Müslümanlara ve Türklere taalluk etmemesi sebebiyle mahallî ve dâhili bir mesele olarak kalan Osmanlıcılık siyaseti, Akçura’ya yeterince çekici gelmiyordu. Millet tanımında ırkı (soyu) esas alan Alman milliyetçilik tipolojisini daha doğru bulduğu için Fransız tipi iradî milliyetçilik anlayışı üzerine kurulu ve Türklüğü bir referans olarak kabul etmeyen Osmanlıcılık siyasetini reddediyordu[11].

Akçura, Osmanlılık siyasetinin başarısızlığı üzerine Avrupalıların "Panislâmizm" adını verdikleri "İslâmiyyet politikası" ortaya çıktığını yazar. Yeni siyasetin esası, yeryüzündeki bütün Müslüman unsurları, aralarındaki soy farklarına bakmaksızın müşterek dinden istifade ederek, Müslümanlar arasında cari olan “din ve millet birdir” kaidesi çerçevesinde birleştirip modern mânâsıyla yeni bir millet inşa etmekti[12]. “İslâmiyyet politikası” Genç Osmanlılar’ın Avrupa’da bulundukları sırada, memlekete dair dışarıdan ve daha derin bir bakış kazanmaları neticesinde doğmuş ve II. Abdülhamid’le birlikte devletin resmî siyaseti mevkiine yükselmişti.

Akçura’ya göre İslâmiyet, İslâm dünyasının pek çok yerinde hâlâ Müslümanlar için en temel ve güçlü kimlik tayin edici unsurdu. İslâmiyet’in bu vasfından faydalanarak Osmanlı Devleti’nin idaresindeki Müslümanlar, “Osmanlı milletine” kıyasla daha sıkı bir bağla birleştirilebileceği gibi Osmanlı Padişahı’nın İslâm dünyasının büyük kısmı tarafından Halife olarak tanınması, bütün Müslümanların birleşmesinden doğacak büyük bir topluluğun vücuda getirilmesini mümkün kılabilirdi. Lâkin Osmanlıcılığa göre daha geniş bir proje olan İslâmcılık, kısmî dahilî engellerin yanında ciddi haricî engellerle karşı karşıyaydı. İslâm devletlerinin hepsi Hıristiyan devletlerin nüfuzu altındaydı ve hemen hemen bütün Hıristiyan devletler, Müslüman tebaaya sahipti. “İslâmiyet politikasını” takip etmek demek, bütün Hıristiyan dünyasına meydan okumak demekti ve en güçlü İslâm devleti olan Osmanlı’nın bile böyle bir teşebbüste bulunması zordu. Diğer yandan bu politika, Osmanlı tebaası arasındaki Müslim-Gayrimüslim ayrışmasını körükleyerek ciddi toprak kayıplarına sebebiyet verecekti[13].

Akçura, son olarak “ırk üzerine müstenid bir Türk milliyet-i siyâsiyyesi husule getirmek” fikrinden bahseder ki eser şöhretini büyük ölçüde bu bahse borçludur. İlmî ve kültürel plânda oluşmaya başlayan Türk milliyetçiliğini, siyasî bir proje hâline getirmesi sebebiyle “Üç Tarz-ı Siyaset”i “Komünist Manifesto”ya benzeterek Türk milliyetçiliğinin manifestosu olarak kabul eden araştırmacılar dahi olmuştur[14]. Tarihte hiçbir Türk devletinin bu fikrin takipçisi olmadığını belirttikten sonra yakın dönemde de mevcudiyetine işaret olabilecek herhangi bir ipucuna rastlamadığını ifade eden Akçura, Osmanlı Türklerinin Almanlarla münasebetlerinin artması neticesinde Alman tarih ve dilbilim araştırmalarının etkisiyle İstanbul’da Türk milliyetçiliğine taraftar bir mahfilin oluştuğunu yazar. Grup siyasî olmaktan ziyade ilmî bir hüviyet taşımaktadır. İslâmcılık gibi umumî bir siyaset olan Türkçülük, Türk dünyasının muhtelif yerlerinde de doğum emareleri göstermektedir fakat Akçura bu siyasetin henüz çok yeni olduğunu itiraf eder[15].

Üç Tarz-ı Siyaset’in belki de en önemli özelliği, tahlil edilen üç siyasî fikri mukayese ederek bir birleri arasındaki çelişkileri ortaya koymasıdır. Bu bağlamda Akçura’nın Osmanlıcılık ve İslâmcılık karşısında Türkçülüğe kazandırdığı pozisyon ilgi çekicidir. Osmanlı Devleti’nin Türkçülük siyaseti takip etmesi, coğrafyasının ve altı asırlık tarihî yapısının büyük ölçüde değişmesine sebebiyet vererek bir Balkan devleti olmaktan çıkıp bir Asya devleti olmasıyla neticelenecekti. Osmanlı sınırları içindeki Gayrimüslim ve Türk olmayan Müslüman unsurlar ayrışacaktı fakat Osmanlı sınırları içindeki Türkler hem ırkî hem de dinî rabıtalarla sımsıkı birleşecekler ve Türk olmadığı hâlde bir dereceye kadar Türkleşmiş Müslüman unsurlar tamamen Türkleşeceklerdi. Bundan daha önemlisi “dilleri, ırkları, âdetleri ve hattâ ekseriyetinin dinleri bile bir olan ve Asya kıt’asının büyük kısmıyla Avrupa’nın cihet-i şarkıyyesine yayılmış bulunan Türklerin birleşmesiyle” büyük bir siyasî Türk milliyeti vücuda gelecekti[16].

Yusuf Akçura’nın Türkçülük ve İslâm arasında kurduğu ilişki, Türk milliyetçiliğinin fikrî sistematiğinin oluşumu açısından bir başlangıç noktası kabul edilebilir. Türkçülüğün önündeki haricî engeller İslâmcılığa göre daha azdı, ne var ki Türkçülük ciddi dâhilî engellerle karşı karşıyaydı. Din-i İslâm,  bu engellerin aşılmasında ve Türk milliyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilirdi. Bir kısım milliyet tariflerinde din bir amil olarak sayılmaktaydı ve Türklerin büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Bu suretle dini, milletin objektif unsurları içine alan Türk milliyetçiliğinin klasik millet telâkkisi oluşmaya başlıyordu[17].

Akçura, bahsi geçen üç siyasetten hangisine taraftar olduğunu doğrudan ifade etmeyerek objektif kalmaya dikkat etmiştir fakat bilhassa eserin son kısımlarında Türkçülüğe eğilimini gizlememiştir. Osmanlıcılığı faydalı fakat imkânsız bulmaktadır. İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerindeki  menfaat, mahzur ve zorlukların hemen hemen eşit seviyede olduğunu söyleyerek tatbikine çalışılması lâzım gelen siyasetleri ikiye indirmiştir. “Türk cerîdesinin ismini işittiğim zaman, nihayet beni dâima iz’âc eden şu suale cevap bulacağımı ümîd ve ismine nazaran o cevabın da Türklük siyaseti olacağını zanneylemiştim.” cümlesiyle aslında “tek tarz-ı siyasette” karar kıldığını üstü kapalı bir şekilde beyan etmiştir[18].

Ziya Gökalp ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak

Ziya Gökalp’in Türk Yurdu Mecmuası’nda “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” üst başlığı altında yayımladığı makaleler serisinin ilki, “memleketimizde üç fikir cereyânı vardır” cümlesi ile başlamaktadır. Söz konusu üç fikir cereyânı kronolojik sıraya göre Muâsırlaşmak, İslâmlaşmak ve Türkleşmektir.

Gökalp, mütefekkirlerimizce evvelâ “Muâsırlaşmak” lüzumunun hissedildiğini belirtir ve Osmanlı-Türk modernleşmesini III. Selim devriyle başlatır. “Aslî bir akide hükmünde” gördüğü “Muâsırlaşmak”ı herhangi bir fikrin veya grubun tekeline bırakmaz ve değişen dozajlarda bütün fikir akımlarının muâsırlaşma eğilimi taşıdığının altını çizer[19]. “Muâsırlaşmak cereyânı”, Gökalp’in iddia ettiği gibi “muayyen bir nâşire mâlik” [20] değilse hususî bir fikrî sistematiği ve programı da yok demektir. Sistemsiz ve belirsiz bir “akidenin/temayülün/ihtiyacın/zaruretin” üç fikir cereyânından biri ve hatta ilki mevkiine yükseltilmesi fazlaca cömert bir yaklaşım gibi durmaktadır. (Bu hususa netice kısmında tekrar temas edilecektir.)

Gökalp, Tanzimatçıların muâsırlaşma telâkkisini birkaç cepheden tenkit eder ve kendi muâsırlaşma teorisini yeni bir medeniyet tasavvuru içine oturtur. Burada muâsırlaşmayı bir dereceye kadar Osmanlıcılık ile aynileştirdiği ve içtimaî köklerden mahrum addettiği bürokratik modernleşmeye bilhassa kozmopolitliği sebebiyle karşı çıktığı söylenebilir[21]. Gökalp’in hedefi muâsır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmektir. Bu itibarla kozmopolit muâsırlaşma cereyânı yerine, millî ölçüler çerçevesinde alternatif bir tarz-ı muâsırlaşma teklif etmektedir. Asrîliği aletten doğan bir olgu olarak mütalaa eden Gökalp için muâsırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değil, fen ve teknikte Avrupalıların seviyesine çıkmaktır[22].

Muâsırlaşmak temayülüne, İnkilâp’tan sonra “İslâmlaşmak” emelinin iltihak ettiğini yazan Gökalp, ilginç bir şekilde İslâmcılığı, II. Meşrutiyet dönemine münhasır ve Türkçülük ile aşağı yukarı eş zamanlı bir olgu gibi mütalaa edip “Üç Tarz-ı Siyaset”te görüldüğü veçhile II. Abdülhamid’in “İttihad-ı İslâm” siyasetine atıfta bulunmamaktadır. Bunun iki sebebi olabilir: Birincisi II. Meşrutiyet döneminde Abdülhamid aleyhinde oluşan tepkiyi nazar-ı dikkate alarak İslâmlaşmak fikrinin taşıyıcısı gördüğü “Sırât-ı Müstakîm-Sebîlü’r Reşâd” mecmuası etrafındaki İslâmcılılarla, Abdülhamid’in İslâmcılığını ilişkilendirmek istememiş olabilir ki bu iki İslâmcılık tarzı birbirlerinden nitelik olarak farklıdır. İkincisi, Gökalp, “İslâm Ümmetçiliği” ve “İslâm Milliyetçiliği” ayrımına giderek[23] bütün Müslümanların bir millet teşkil ettiği fikrine karşı çıkmıştır. II. Abdülhamid’in “İttihad-ı İslâm” siyasetini, İslâm milliyetçiliği bağlamında değerlendirip ötelemek ve Türkçülük ile uyum hâlinde, ümmet programına dayalı yeni bir İslâmcılık kurgulamak istemiş olması ihtimâl dâhilindedir. Ümmet programıyla “Sırât-ı Müstakîm-Sebîlü’r Reşâd” mecmuası etrafındaki İslâmcıları da iknâ edebileceğini düşünmüş ve bu gerçekleşmeyince “İslâm Mecmuası”nı neşretmeye başlamış olmalıdır.

            Gökalp’te İslâmlaşmanın içeri ve dışarı olmak üzere iki yönü vardır. Birinci yönüyle İslâm, Türk milletinin temel yapı taşlarından birisidir. İkinci yönüyle, İslâm dünyası sathında, Arap harflerini muhafaza etmek, ilim ıstılahlarını müşterek hâle getirmek, müşterek bir İslâm terbiyesi oluşturmak, müftülük teşkilâtları arasında irtibat tesis etmek, hilâlin kutsiyetini muhafaza etmek gibi prensipler üzerine müesses bir ümmet programıdır. Ona göre, biri milliyet, diğeri ise beynelmileliyet ile ilgili olması sebebiyle İslâmlaşmanın bu iki ciheti arasında bir tenakuz, karşıtlık yoktur. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”ta Gökalp, ayrıntılı bir millet/milliyet tarifi yapmamış, milletin lisanî bir zümre olduğunu belirtmekle yetinmiştir[24] fakat İslâmiyet ile Türklük arasında özel bir ilişki kurarak daha sonraki yıllarda Türk-İslâm Sentezi çizgisindeki söylemin sıklıkla tekrar edeceği argümanların temelini atmıştır. Aynı lisanı konuşan insanlar, “aynı iştiyak ve temâyüllere, aynı vicdan ve zihniyete” sahip olacakları için aynı dine inanma eğiliminde de olacaklardır. Türklerin, muhtelif dinleri denedikten sonra Şamanî Yakutlar gibi birkaç küçük topluluk müstesna kahir ekseriyetiyle İslâmiyet’i kabul etmesi bu tabiî eğilimin neticesidir. Gökalp’in Yakutlar hakkındaki düşünceleri bu noktada çok önemlidir. Yakutların, İslâmiyet’e doğru akan tabiî eğilimin dışında kalmaları, coğrafî mevkilerine bağlandıktan sonra ya İslâmiyet’i kabul edip Türk kalacakları, yada Hıristiyanlığa geçip Ruslaşacakları, Hıristiyanlığa geçtikten sonra Türklüklerini unutup Slavlaşan Bulgarlar örneği de verilerek ifade edilmiştir. İslâmiyet’i Türk kalmanın ön şartı kabûl eden bu anlayış, daha sonraki kuşakları da büyük ölçüde etkilemiştir. Onun için Türkleşmek demek aynı zamanda İslâmlaşmak demektir.
           
            Müslümanların uzak bir istikbâlde siyasî bir birlik teşkil etme ihtimâlini tamamen yok saymamakla birlikte, hazırladığı ümmet programıyla Müslüman milletler için farklı bir yol haritası çizen Gökalp, ümmetçilik ile milliyetçiliği çeşitli âyetlerden de örnekler göstererek telif etmeye çalışmıştır. İslâm dünyasının farklı milletlerden meydana geldiği kabulü üzerine kurduğu ümmet programı, kesinlikle Üç Tarz-ı Siyaset’te bahsi geçen İttihad-ı İslâm davası değildir. Ümmet mefkûresini fazlaca geniş bulan Gökalp’e göre millet’in bütün diğer içtimâî zümrelere üstün tutulması gerekmekteydi. “Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.”[25]

Türk milliyetçiliğinin tarihî gelişimini konu edinen hemen her çalışmada tekrar edildiği üzere Osmanlı Devleti içinde milliyetçilik fikri en geç Türklerde ortaya çıkmıştır[26]. Bu gecikmede, Türklerin her üçüne birden dâhil olduğu Osmanlılık, İslâmlık ve Türklük kategorileri arasındaki belirsizlik, küçümsenmeyecek derecede pay sahibi olmuştur. Gökalp, Türk milliyetçiliğinin önündeki bu açmazı “devlet, ümmet, millet” formülasyonuyla aşmaya çalışmıştır. Gökalp’e göre Türklerin millet mefkûresinden kaçınmaları, “Türklük yok, Osmanlılık var” demeleri, devlet ile milleti bir manâda algılamalarından kaynaklanıyordu. Devlete, ümmete ve millete ait mefkûreler başka başkadır ve birbirleri arasında çatışma ve çelişki yoktur diyen Gökalp, bu suretle Türk milliyetçiliğine bir yaşam alanı açıyordu. Türkçülüğün, devletin dağılmasını hızlandıracağı yönündeki tenkitlere karşı, Türklük üzerinden yeni bir Osmanlıcılık modeli tasarlamıştır. “Asır milliyet asrıydı ve milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi ancak milliyet zevkini nefsinde duyanlar idare edebilirdi. Türkler kendi milliyetine hürmet etmeye başladıktan sonra diğer kavimlerin milliyetini de muhterem tanıyacak, kendi hak ve vazifelerini tanıdıktan sonra sâir kavimlerin de vazife ve haklarını tâyin edebilecek, milliyet duygularından feragat etmeleri mümkün olmayan dindaş ve devlettaşlarıyla daha güzel anlaşmak yollarını bulabilecekti. Türklük, kozmopolitliğe karşı İslâmiyet ve Osmanlılığın hakikî istinatgâhıydı.”[27]

Gökalp’in Türkleşme teorisi, Tanzimat’a ve Osmanlı içtimaî, iktisadî ve siyasî yapısına yönelik iki ciddi tenkit üzerine kuruludur. Evvelâ esas gayesi bir Türk-İslâm harsı vücuda getirmek olan Gökalp, tabiî olarak kozmopolitliğin muarızıdır ve Tanzimatçı muâsırlaşma cereyanına, kozmopolitliği sebebiyle karşı çıkmaktadır. Tanzimatçıların, Osmancılık siyaseti Türklük hakkında zararlı neticeler vermiştir. İkinci olarak Osmanlı siyasî, içtimâî ve iktisadî yapısı içinde Türklüğün konumunu sorgulamıştır. Asker, memur ve köylü sınıflarından ibaret kalan Türkler, millî iktisatlarını kurmalıydılar. Kozmopolit Osmanlı merkez yönetimi, Türklüğü dışlamış ve hakir görmüştü. Millî hayatı kurmak, bir Türk-İslâm harsı vücuda getirebilmek ve Türklüğün millî mefkûresini bulmak için millî tarihe ve halk edebiyatına dönmek iktizâ etmekteydi. “Bir milletin hatıraları, an’aneleriydi” ve Türklük tarih ile yaşayan halk kültüründen çalışılmalıydı[28].

Gökalp, “memleketimizde üç fikir cereyânı vardır” demektedir fakat aslında eserinin ilerleyen kısımlarında bir dördüncü cereyândan, gerek bir fikir hareketi olarak “Osmanlıcılık”tan, gerekse toplumsal bir kategori olarak “Osmanlılık”tan da bahsetmektedir[29]. Acaba Gökalp, diğer fikir akımlarında mevcudiyetine işaret ettiği “hakiki ihtiyaçlardan doğma” özelliğinin “Osmancılık”ta eksik olduğunu mu düşünüyordu? Gökalp’in “Osmanlıcılığı” atlaması muhakkak ki bilinçli bir tercihin ürünüdür. Üzerinde mutlak surette kafa yorulması gereken bu konuyu, netice kısmında tartışmanın daha uygun olduğunu düşünüyoruz.

Netice

Kanaatimize göre Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp iki ayrı proje, iki farklı üçlü model kurgulamamışlardır. İlk plânda Yusuf Akçura’nın “Batıcılık”, Ziya Gökalp’in ise “Osmanlıcılık” fikrine üçlemelerinde yer vermemesi, Akçura’nın Batılılaşmak/Muâsırlaşmak fikrinin “Üç Tarz-ı Siyaset” başlığı altında topladığı projelerin hepsinde değişen dozajlarda bulunduğunu düşünmesiyle, Gökalp’in de “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak”ı kaleme aldığı dönemde Osmanlıcılık fikrinin varlık zeminini kaybettiğini görmesiyle açıklanabilir ki bu yüzeysel değerlendirme yanlış değildir. Nitekim “Üç Tarz-ı Siyaset”in “Memâlik-i Osmâniyye’de, Garb’dan istifâza ile iktisâb-ı kuvvet ve terakkî arzuları uyanalı, belli başlı üç meslek-i siyasî tasavvur ve ta’kîb edildi sanıyorum…”[30] şeklindeki giriş cümlesi, Akçura’nın siyasî fikirlerin neşet etmesiyle garplılaşma arzuları arasında bağlantı kurarak Muâsırlaşmak fikrini üç siyasî meslek için de başlangıç noktası, dolayısıyla Gökalp’in deyimiyle “aslî bir akide hükmünde” kabul ettiğini göstermektedir.  Gökalp de Akçura ile hemen hemen aynı fikirdedir. Üç fikir cereyânı içinde kronolojik olarak ilk sıraya koyduğu, dolayısıyla bir başlangıç noktası olarak kabul ettiği Muâsırlaşmak, Gökalp’e göre “mütefekkirlerce aslî bir akide hükmünde olduğu için, muayyen bir nâşire mâlik değildi. Her mecmûa, her gazete bu fikrin az çok müdâfiiydi.”[31]

Hilmi Ziya Ülken, Ziya Gökalp’in  üç fikir cereyânını içtimâiyatçı görüşüyle birleştirdiğini iddia eder[32]. Şahsi kanaatimize göre Gökalp’in üç cereyânı birleştirdiğini söylemek güçtür. Onun sistemi bu mânâda bir sentez veya uzlaşma değildir. Evvelâ Türkçülük ile en uzlaşmaz gibi gözüken Osmanlıcılık, Gökalp tarafından bilinçli bir şekilde ötelenmiş, sistemine dâhil bile edilmemiştir. İkinci olarak İslâmcılık hususunda Gökalp, “İslâm Ümmetçiliği” ve “İslâm Milliyetçiliği” olmak üzere bir ayrıma giderek, “Üç Tarz-ı Siyaset”te “İttihad-ı İslâm” adı altında zikredilen İslâmcılığı, yani İslâm milliyetçiliğini reddetmiştir[33]. Üçüncüsü Muâsırlaşmak’tan kastı ne Tanzimatçıların nede İctihad dergisi etrafından toplanan Batıcıların görüşleri ile benzerlik arz eder. Demek ki Gökalp bir sentez arayışı içerisinde değildir. Onun sisteminde İslâmlaşmak ve Muâsırlaşmak, İslâmcı ve batıcı paradigmaların tezlerinden oldukça farklıdır. Gökalp’in gayesi muasır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmektir. Bu gaye etrafında İslâmlaşma ve muâsırlaşmayı yeniden tanımlamıştır. Muâsırlaşmak, İslâmlaşmak, Türkleşmek şeklindeki klasik kronolojik sırayı tersine çevirerek Türklüğü başa/merkeze alan bir sistemleştirmeye gitmiştir. Belki sistemi üzerinde daha geniş bir mutabakat tesis edebilmek için Akçura kadar keskin olmadığı, İslâmcı ve Batıcı cenahlardan tepki çekmemek yahut onları iknâ etmek gayesiyle daha uzlaşmacı göründüğü söylenebilir ama her halükârda Gökalp’in formülasyonu bir sentez değildir; Türklük merkezli farklı bir modernleşme modeli, yeni bir medeniyet tasavvurudur.

“Üç Tarz-ı Siyaset” ile “Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak”ın yayın tarihleri arasındaki dokuz yıllık zaman farkı, iki eser arasındaki muhtevâ farkını tayin eden en büyük amil olmuştur. İlk bakışta dokuz yıl, tarihî hadiselerin değerlendirilmesinde ihmâl edilebilir bir zaman aralığı gibi görünse bile tarihin olağan seyrinden çok daha hızlı aktığı bu süreçte, Osmanlı siyasî ve içtimaî yapısının yaşadığı dönüşüm bir yana, Devletin haritasında husule gelen somut değişiklikler dahi aslında bu iki eser arasındaki dokuz yılın, zannedildiğinden daha uzun olduğunu ikâz etmektedir. Esasen bu iki eser mukayese edilmeye pek müsait değildir; çünkü bir birini tamamlar niteliktedir. Akçura’nın meselenin siyasî, Gökalp’in ise içtimaî yönüyle daha fazla ilgili olduğunu söylemek mümkündür. İki düşünürün çıkış noktası iki farklı sorudur. Yusuf Akçura, bir siyaset bilimci, bir tarihçi olarak Osmanlı Devleti’nin kuvvet kazanması için Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerinden hangisinin faydalı olacağını tartışmaya açmıştır. O devletin dayanacağı ve üzerinden siyaset üretebileceği toplumsal kategoriyi, kimliği aramaktadır. Dolayısıyla bir kimlik siyaseti ve toplumsal bir kategori olmayan Batıcılığı üç siyasî meslek içine dâhil etmemesi gayet anlaşılabilir bir durumdur. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak”, “Üç Tarz-ı Siyaset”e göre çok daha farklı şartların ürünüdür. Gökalp’in cevabını aradığı soru, Akçura’yı harekete geçiren sorudan farklıdır. İlk soru artık cavabını bulmuş, 1904 yılında mevcudiyeti henüz müphem bir şekilde hissedilen Türkçülük, bilhassa Balkan Savaşları’ndan sonra Türk aydınlarının büyük bir kısmının, müşterek cevabı hâline gelmiştir[34]. Artık gündemdeki ikinci soru, Türkçülük siyasetinin esaslarının ne olacağı, Türklüğün nasıl tanımlanacağıdır. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” bir sosyolog olan Gökalp’in bu ikinci soruya verdiği cevabın manifestosudur. Gökalp, İslâmlaşmayı, İttihad-ı İslâm manâsında değil Türk kimliğinin kurucu bir unsuru olarak algılamaktadır. Türk kimliğine verebileceği bir şeyi olmadığı için Osmanlıcılık bilerek üçlemenin dışında bırakılmıştır. Gaye, muâsır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmektir.

Yusuf Akçura’nın da yıllar sonra itiraf ettiği üzere, Türkçülük ve İslâmcılığın kolaylıkla irredentist bir karaktere bürünerek bir dış politika enstrümanı hâline gelebilmesi bir zihin karmaşası yaratarak millî kimliğinin oluşumundaki yerlerinin çoğu zaman ıskalanmasına sebebiyet vermiştir. Akçura’nın tespiti bu noktada çok mühimdir:

“Bugünkü düşünceme göre, bu makalede (Üç Tarz-ı Siyaset’te) mühim bir tahlil noksanı vardır: ‘Türklük Siyaseti’ ile ‘Tevhid-i Etrak’, ‘İslâm Siyaseti’ ile ‘Tevhid veya İttihad-ı İslâm’ birbirlerine karıştırılmıştır. Osmanlı Devleti’nin dahilen ‘Türklük’ veya ‘İslâm’ siyaseti takip etmesi, haricen ‘Pantürkist’ veya ‘Panislâmist’ olmasını mutlaka icap ettirmez.”[35]  

Esasen bu durum, sürekli toprak kayıplarıyla sarsılan Türk aydınlarının psikolojisine uygun düşmektedir. Akçura’nın itirafının, konumuzu ilgilendiren kısmı, dönemin metinlerinde bir ideoloji olarak İslâmcılık’tan mı, yoksa bir din olarak İslâm’dan mı yahut bir kimlik olarak Türklük’ten mi, yoksa bir siyaset tarzı olarak Türkçülük’ten ve Turancılık’tan mı bahsedildiğini ayırt etmenin bazen zannedildiğinden güç olduğudur.

KAYNAKÇA

AKÇURA, Yusuf, “Üç Tarz-ı Siyaset”, (Yeni yazıya aktaran Recep Duymaz), Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akımları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2004. s. 167-192.
AKÇURAOĞLU Yusuf, “Türkçülük”, Türk Yılı 1928, İstanbul 1928, s. 289-455.
AKÇURAOĞLU Yusuf, “Gökalp Ziya Bey Hakkında Hatıra ve Mülâhazalar”, Türk Yurdu, Tutibay Yayınları, C. 8, Ankara 2001, s. 86-88.
ALİ KEMAL, “Cevabımız”, (Yeni yazıya aktaran: Recep Duymaz), Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akımları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2004, s. 193-203.
AYDIN, Suavi, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2000.
DUYMAZ, Recep, Üç Tarz-ı Siyaset ve Düşünce Akımları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2004.
ERİŞİRGİL, Mehmet Emin, Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, Nobel Yayın Dağıtım, 3. Baskı, Ankara 2007.
GEORGEON, François, Türk Milliyetçiliği’nin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Çeviren: Alev Er, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1999.
GÖKALP, Ziya, Kitaplar-1, Yayına Hazırlayan: M. Sabri Koz, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007.
HEYD, Uriel, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Çeviren: Kadir Günay, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2002.
KARAKAŞ, Mehmet, Türk Ulusçuluğunun İnşası, Vadi Yayınları, Ankara 2000.
KÖSOĞLU, Nevzat, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005.
MUHAMMETDİN, Rafael, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1998. 
SAFA, Peyami, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, 5. Basım, İstanbul 1999.
TEMİR, Ahmet, Yusuf Akçura, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, İkinci Baskı, Ankara 1997.
ÜLKEN, Hilmi Ziya, Seçme Eserleri-I Ziya Gökalp, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Gözden Geçirilmiş 1. Baskı,  İstanbul 2006.



* Türk Yurdu Dergisi, 100. Yıl Anıt Sayısı, Cilt: 31, Sayı: 289, Eylül 2011, s. 292-298.
[1] Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in karşılıklı münasebetlerinin pek sıcak olmadığı bilinmektedir. Bkz. Rafael Muhammetdin, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s. 114-115.
[2] Bu çalışmada birkaç küçük ayrıntı dışında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp hakkında biyografik bilgi verilmeyecektir. Bu konuda aşağıdaki eserlere başvurulabilir: Muhammetdin, a.g.e.; François Georgeon, Türk Milliyetçiliği’nin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Çeviren: Alev Er, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999; Ahmet Temir, Yusuf Akçura, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997; Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 2007; Uriel Heyd, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Çeviren: Kadir Günay, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002; Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005.
[3] “…Münakaşaların hitamında bazen fikirlerimizin tetabuk etmediğine şahit olurduk. Asıl ihtilâf nazarı tevlîd eden mevzulardan ziyade dimağlarımızın tabiî temayülüydü. Zannederim onun kuvvetli zekâsı, çok terkibî ve akidevî idi. Benim çatlak kafam tahlil ve intikada meyyaldir.” Akçuraoğlu Yusuf, “Gökalp Ziya Bey Hakkında Hatıra ve Mülâhazalar”, Türk Yurdu, C. 8, Tutibay Yayınları, Ankara 2001, s. 86.
[4] Bu hususta şu karşılaştırmalı çalışmalara bakılabilir: Mehmet Karakaş, Türk Ulusçuluğunun İnşası, Vadi Yayınları, Ankara 2000. s. 247-273; Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, İstanbul 2000, s. 204-218. Hilmi Ziya Ülken, Yusuf Akçura ve etrafındakilerin 3 cereyan arasındaki problemi çözmeksizin sadece münakaşa ettiklerini, bu problemi bir sistem içinde ilk defa Ziya Gökalp’in çözmeye teşebbüs ettiğini yazmaktadır. Bkz. Hilmi Ziya Ülken, Seçme Eserleri-I Ziya Gökalp, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2006, s. XVII.
[5] Akçuraoğlu Yusuf, “Türkçülük”, Türk Yılı 1928, İstanbul 1928, s. 406-407.
[6] Bkz. Ali Kemal, “Cevabımız”, (Yeni yazıya aktaran: Recep Duymaz), Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akımları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2004, s. 193-203.
[7] Yusuf Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”, (Yeni yazıya aktaran Recep Duymaz), Üç Tarz-ı Siyaset Ve Düşünce Akımları, s. 167. Üç Tarz-ı Siyaset’in tam ve orijinal metni olması dolayısıyla makale boyunca Recep Duymaz’ın neşrine atıfta bulunulmuştur.
[8] Akçura, a.g.m., s. 168-169.
[9] Akçura, a.g.m., s. 178, 180.
[10] Akçura, a.g.m., s. 185.
[11] Akçura, a.g.m., s. 168-170.
[12] Görüldüğü üzere Akçura, Osmancılık gibi İslâmcılığı da milliyetçilik örneğine göre kurgulanmış bir ideoloji olarak değerlendirmektedir.
[13] Akçura, a.g.m., s. 170-173, 185-188.
[14] Georgeon, a.g.e., s.  2, 34; Muhammetdin, a.g.e., s. 50.
[15] Akçura, a.g.m., s. 173-175.
[16] Akçura, a.g.m., s. 189.
[17] Akçura, a.g.m., s. 190.
[18] Akçura, a.g.m., s. 191.
[19] Ziya Gökalp, “Üç Cereyân”, Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak, (Kitaplar-1 içinde), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 45. Dipnotlarda, Ziya Gökalp’in yayınlarını toplu şekilde orijinal diliyle ihtivâ etmesi ve yeni bir neşir olması sebebiyle M. Sabri Koz tarafından yayına hazırlanan ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan esere atıfta bulunulacaktır.
[20] Modern tarih literatürümüzde batıcılığın merkezi addedilen İctihad dergisi etrafındaki çevreyi, Gökalp’in Muâsırlaşmak cereyânın hususî naşiri telakki etmediği görülmektedir. Peyami Safa, bu hususu Gökalp’in Abdullah Cevded ile arasının açık olmasına bağlamaktadır. Bakınız: Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 28.
[21] “Muâsırlaşmak cereyânına tâbi olanlar Tanzimat fikirlerini yaydıkları sırada… tarihî bir mânâyı haiz kadîm ‘Osmanlı’ tabire yerine, millî renklerden tamamıyla ârî olmak üzere, yeni bir mânâ yapıştırmışlardı.” Bkz. Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 46.
[22] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 48.
[23] Ziya Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 66.
[24] Gökalp daha sonraki yıllarda milleti şöyle tarif edecektir: “Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve bediîyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.” Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, (Kitaplar-1 içinde), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 184.
[25] Ziya Gökalp, “Milliyet Mefkûresi”, a.g.e., s. 84. Gökalp’in “bütün mefkûreler, millî mefkûrenin muavinidir.” düşüncesi Üç Tarz-ı Siyaset’teki “Din-i İslâm büyük Türk milliyyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilir… Edyân, ancak ırklarla birleşerek, ırklara muâvin ve hattâ hâdim olarak ehemmiyet-i siyâsiyye ve ictimâiyyesini muhâfaza edebiliyor.” düşüncesiyle uyum hâlindedir. Akçura, a.g.m., s. 190.
[26] Ziya Gökalp de aynı kanaattedir: “Milliyet mefkûresi ibtidâ gayr-i Müslimlerde, sonra Arnavut ve Araplarda, en nihâyet Türklerde zuhur etti.” Bkz. Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45.
[27] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45-47; Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 65.
[28] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 46-47; Gökalp, “An’ane ve Kaide”, a.g.e., s. 54-55; Gökalp, “Hars Zümresi, Medeniyet Zümresi”, a.g.e., s. 59-60; Gökalp, “Tüklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 61-64.
[29] “Bugün matbuatımızda içtimâî münakaşalara zemin olan üç mefhum var: Türkçülük, İslâmcılık, Osmanlıcılık.” Bkz. Gökalp, “Millet ve Vatan”, a.g.e., s. 78.
[30] Akçura, “Üç Tarz-ı Siyaset”, a.g.m, s. 167.
[31] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45.
[32] Hilmi Ziya Ülken, a.g.e., s. XXI.
[33] “…Türkçülük aynı zamanda İslâmcılıktır. Yalnız Türkçüler İslâm ümmetçisi olmak sûretiyle kendilerini ‘İslâm milliyetçileri’nden ayırt ederler.” Bkz. Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 66.
[34] Yusuf Akçura, Balkan Savaşları arefesinde  “Üç Tarz-ı Siyaset”i tekrar bastırarak, büyük ihtimâlle ilk soruya daha 1904 yılında verdiği cevabın ne kadar isabetli olduğunu hatırlatmak istemiştir. Akçura, 1908’den itibaren meydana gelen gelişmeleri, Üç Tarz-ı Siyaset’te sarih bir şekilde gördüğünü 1928 yılında da ifade etmiştir. Bakınız: Akçuraoğlu Yusuf, “Türkçülük”, a.g.e., s. 406.
[35] Akçuraoğlu Yusuf, a.g.m., s. 406.